27 Mayıs 2019
  • Trabzon16°C

ŞEHRİ TERK EDENLER!

Adnan Cemil MÜFTÜOĞLU

17 Nisan 2019 Çarşamba 10:43

   Bir şehir düşünün; refah düzeyi yüksek, suç oranı hiç yok denecek kadar az, insanlar mutlu, her şeyin en iyi şekilde yaşandığı bir şehir. 
Bu güzel şehrin tam ortasında bir bina var, binanın en alt katında da güneşin uğramadığı, farelerin cirit attığı bir mahzen. Mahzende normalde 10 yaşında ama gerek ortam koşulları olsun gerekse de sağlıksız beslenmeden dolayı 5-6 yaşlarında gösteren küçük bir kız çocuğu var.
İlginçtir ki, şehirde herkes böyle bir kızın varoluşundan haberdardır ve şehrin mutluluğunun ve refah düzeyinin bu kadar yüksek olmasının nedeninin bu küçük kızın acı çekmesinden kaynaklandığını bilmektedirler. 
Çocuğu isteyen istediği zaman gidip görebiliyor, ama ne dokunabiliyor, ne konuşabiliyor, ne de yardım edebiliyor. O kız çocuğunu oracıkta yapayalnız, bütün şehrin mutluluğu için feda ediyorlar. 
Bazi insanlar var, çocuğu gördükten sonra bir daha bu şehirde kimse tarafından görülmüyorlar. İşte o insanlar "şehri terk edenler". 
Çocuğun çektiği acıyı görüp, hayatına hiç bir şey olmamış gibi devam edemeyen insanlar onlar...
***
Hikayemiz kısaca böyle. Bu 5-6 sayfalık kısa hikayenin adı ‘The Ones Who Walk Away From Omelas’… Türkçe karşılığı Omelas'tan ayrılanlar diye geçmektedir. 
Bu küçük ama düşündürücü hikayenin yazarı Amerikalı ünlü yazar Ursula K. Le Guin. İsterseniz hikayenin bütününü internette bulabilirsiniz. 
Hikayenin sonunda hikayenin en önemli noktası olan bir soru okuyucunun kendisine yöneltiliyor. 
Siz olsaydınız gider miydiniz, kalır mıydınız?
Hikaye her ne kadar ütopik bir dünyadan bahsetse de kıssadan hisse ile bu hikayeyi de gerçekle bağdaştırmak çok zor olmasa gerek. 
Bu hikaye, benim de öğrencisi olduğum Kanada Western Üniversitesi'nde bir felsefe dersinde yaklasık 30 ila 40 kişilik bir öğrenci grubuna yöneltiliyor ve sadece 3 öğrenci şehirden ayrılmayı tercih ediyor. 
Sonuç beni çok şaşırtmıştı ve hikayeyi biraz derinlemesine inceledikten sonra günümüze ne kadar benzediğini anladım. 
Sınıftakilerin tepkisi de aynı şekilde gerçeği o kadar iyi yansıtıyordu ki bu kadar birebir oturan iki sonuç tüyler ürperticiydi. 
***

Hadi gelin birlikte bu hikayeyi gerçek dünyamıza yoralım.
Amerika öncülüğündeki Batı ülkeleri, Fransa, İngiltere, İsrail, vb. daha birçok batılı ülke refah düzeyi en yüksek ülkeler. Peki, bu ülkeleri güçlü ve mutlu yapan nedir? Orada yaşayanlar dünyanın en mutlu insanları… Parkları, şehirleri, evleri, okulları, hastaneleri hep en iyisi. 
Şimdi diyeceksiniz sorunları yok mu onların? Vardır elbet ama bizimkiler kadar oncu sorunları yok. Peki diğer yüzü dünyanın! Afrika, Doğu ve Asya ülkeleri onlar kadar mutlu mu? 
Her gün binlerce çocuk açlıktan, susuzluktan, savaş şartları yüzünden oluyor. Adını bilmediğimiz, bilsek bile bir dakika sonra unutacağımız insanların her biri can veriyor o topraklarda. Peki Batıda yaşayan insanlar nasıl karşılık veriyor bu katliama, nasıl tepki gösteriyorlar? Sosyal medyada resimler, bir kaç süslü cümleler paylaşarak mı? Yoksa sözde bağış toplayan kuruluşlara nereye gittiği belli olmayan paralar vererek mi yardım ediyorlar? Yoksa bunların hepsini sadece vicdanlarını rahatlatmak için kendilerini mi kandırıyorlar? Peki bizler ne yapıyoruz acaba? Bizlerin bir farkı var mı onlardan?

***

Kor olmamalıyız. Gözlerimiz görmüyor olabilir, gözlerimizi kör etmiş olabilirler ama ruhumuzu, gönül gözümüzü kör etmelerine izin vermemeliyiz. Öyle bir sistem(düzen) içerisinde yasıyoruz ki, bizlere birilerinin mutlu olabilmesi için, başkalarının acı çekmesi gerektiği öğretiliyor 
Bir sistemi değiştirmek öyle kolay olmasa gerek, ama eğer bir şeyler yapmak istiyorsak önce kendimizi değiştirmekten başlamalıyız. O şehirde kalanlar ya da gidenler olmayalım, biz kendi hikayemizi yazalım.