19 Haziran 2019
  • Trabzon23°C

TÜRK RESİM SANATINDA TRABZON GERÇEĞİ VAR AMA TRABZON’DA MÜZESİ YOK!

Kendisini ‘Has bir Trabzonlu’ olarak ifade eden Ressam Muzaffer Akyol: “780 bin kilometrelik Anadolu coğrafyasında plastik sanatçıların yüzde 60’ının Karadeniz şeridinden bunun da yüzde 98’inin Trabzonlu olduğunu biliyorum

Türk resim sanatında Trabzon gerçeği var ama Trabzon’da müzesi yok!

01 Nisan 2019 Pazartesi 10:48

  Trabzon gerçeğini Türk resim sanatından çektiğinizde bir çuval gibi yere çöker, yıkılır. Derin kültürü olan bu coğrafyanın çok önemli şahsiyetleri Türk resim sanatına önce pencere açtı sonra kapılar açtı sonra bu kapılar çoğaldı.

muzaffer-(1).jpgBuradan Bedri Rahmi Eyüboğlu’na, Orhan Peker’e Burhan Uygur’a ve daha nicelerine saygılarımı gönderiyorum. Bu dünyadan göçmeden umarım görürüm, bu şehre bir müze yapsınlar. Size söz veriyorum en önemli eserlerimi bağışlayacağım. Ve yemin ederim bir kuruş talep etmeyeceğim. Altına ismimi yazmasalar da olur…”
 Geçtiğimiz günlerde Trabzon’a gelen Muzaffer Akyol ile bir araya geldik. Çocukluğundan, resim aşkından ve Trabzon’dan konuştuk… 

**************

MAÇKA HAYATIMDA İZLER BIRAKTI

  İlk defa bir röportaja böyle başladım. Karşımda Trabzon’un yetiştirdiği önemli ressamlardan Muzaffer Akyol vardı. Tanıştık, bana nereli olduğumu sordu. ‘Maçkalıyım’ dedim. Ve Muzaffer Akyol ile röportaj Maçka’nın hayatındaki önemini anlatarak başladı… 

  muzaffer-(7).jpgBizim yaylamız var Maçka’dan yukarı Acısu ve daha yukarıda Derin Irmak. Çocukken babam atın heybesinde beni yaylaya götürürdü. Yol güzergahında dağın yamacında bir bina görürdüm, babama burası nedir diye sorduğum da, ‘gavurun evi’ derdi. ‘Gavurun evi’ dediği yerin daha sonra Sümela Manastırı olduğunu öğrendim. Daha sonraki yıllarda, Ortaokul birinci sınıfta Türkçe dersinden sınıfta kalmıştım. Kurtarma sınav tarihini de geçirmiştim. O dönemin Milli Eğitim Müdürü soyadı Pehlivanoğlu idi, bana babalık yaparak, Trabzon’daki İlçelerden Türkçe sınavı henüz yapılmamış olan yerleri araştırdı ve sınavın yapılmadığı tek yerin Maçka olduğunu öğrendi. 4 günlük rapor almamı sağlayarak beni Maçka’ya gönderdi. Maçka’da Türkçe sınavına girdim, sınıfı geçtim. Oradan tasdik nameyi alarak Trabzon’a döndüm.  
muzaffer-(4).jpgYıllar sonra öğretmen okulundan mezun oldum, Maçka’nın eski adı Meksila (Çatak) olan yerde dere içindeki okulda stajımı yaptım. Bir gün oradaki arkadaşlarla Sümela Manastırı’na çıkmıştık. Ben Sümela Manastırı’nın freskleriyle ilgilendim, resimlerini yaptım. Orayı dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Öğretmen okulunda Maçka’dan arkadaşlarım, dostlarım oldu. Yani Maçka benim hayatımda önemli izler bırakmıştır. 

GÖRKEMLİ AMA BİR OKADAR DA ACI DOLU

 muzaffer-(3).jpg Hayat hikayenizi okuduğumda enteresan şeylerle karşılaştım. Resim konusunda bitmek bilmez bir öğrenme arzunuz olduğunu gördüm. Bunun için Bedri Rahmi Eyüboğlu ve birçok ünlü ressamın atölyelerinde çalıştınız. Her akımı, tarzı ve rengi denediniz. Resimden kazandığınızı yine bu sanat için harcadınız… Duygularınızı bizimle paylaşır mısınız?

  Öncelikle has bir Trabzonluyum. Ve bu coğrafyanın bir bireyi olmaktan onur duyuyorum. Ben bir köy çocuğuyum, uzun bir yolculuğa çıktığımı biliyordum. Adı konmamış bir okyanusun dalgalarında kayığım kağıttandı. Küreklerim de kibrit çöpleri. Ve bu okyanusta var olmak savaşının görkemli ve bir o kadar da acılarla dolu olacağını biliyordum. 
  Yukarıda da söylediğim gibi; Trabzon Lisesi Orta kısım, Maçka’da bir sınav sonrası Ankara’da ağabeyimin yanında ortaokulu bitirdim. Ardından Trabzon Lisesi’nde birkaç ay okudum. Öğretmen okulu sınavlarına girdim, kazandım. İlkokul yıllarımda her gün bir defter bitiriyordum çünkü resim yapıyordum. Öğretmenimiz Sevim hanım, yaptığım resimlere bakarak, ‘Aaa Muzafferin çocukları uçuyor, hepsi havada’ dediğini hatırlıyorum. Bu resim tutkusu bende ilkokul öğrencisi olmadan önce başlamıştı. Dedem Garnal Temel dindar bir insandı, ben de ele avuca sığmayan bir çocuktum. Beni yanında taşırdı, camiye götürürdü. Ben de cami duvarlarında ve tavanlarındaki süslemeleri gördüğümde ‘bunları yapan insanların kolları ne kadar da uzunmuş’ diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonra orada gördüklerimi henüz kağıt ve kalemi bilmeden kiremit ve kömürle duvarlara, döşemelere çiziktiriyordum. İşte ilkokulda malzemenin de verdiği olanaklarla hemen hemen her gün bir defter bitiriyor bu nedenle de evden azar işitiyordum. Zira biz 10 kardeştik. Girişkenliğim nedeniyle defter almak için babamın dışında amcamdan veya gözümün kestiği birinden defter parası alıyordum. Küçük yaşlarda başlayan bu resim tutkusu önce büyük bir sevgiye dönüştü. Kendimi resimle ifade ediyordum, söyleyemediklerimi çizerek anlatma yolunu seçtim. Ve Ortaokulda bu biraz daha yoğunlaştı ancak öğretmen okulunda bu resim sevgisi büyük bir aşka dönüştü. 

İLK RESMİ BİR AMERİKALI ALDI

 Bunu aşka dönüştüren şey neydi?

muzaffer-(6).jpgRengi ve boyayı çalıştıkça içimdekileri bu kez renklerin diline sığınarak anlatmaya gayret ediyordum. 1963 yılında ilk yağlıboya resmimi yaptım. O resim şu anda benim arşivimdedir. Zağanos Köprüsünün orada bir evi resmetmiştim. Sonra bu resimler yoğunlaştı ve öğretmen olarak atandığım köylerde sürekli resim yapıyordum. Bir gün babamdan borç para istedim, ‘Memur oldun ne borç parası istiyorsun’ deyince, ‘baba resim malzemesi alacağım, para yetmiyor’ dedim. ‘Kaç lira alıyorsun’ diye sordu. ‘288 lira’ dedim. ‘Ben sana 500 lira vereyim gel fındıklıkta bekçilik yap’ dedi. Yıl 1965 öğretmenliğimin 1. Yılında Arsin’in bir köyünde öğretmen olarak gönderildim. Orada sürekli resim çalıştım. 1968 yılının sonları henüz akademiye girmeden önce Trabzon Sağlık Müzesinde ilk resim sergimi açtım. İlk resmimi Boztepe’de görev yapan Amerikalı bir subay almıştı. O sergide sattığım tek resim oydu. Resim, Karadeniz’de fırtınada bir tekneydi… Zannediyorum, ya 10 dolar ya 100 dolar almıştım.  Sonra tayinimi İstanbul’a istedim. Hiç beklemediğim anda tayinim İstanbul Kuştepe’ye çıkmıştı. Ve ben akademi sınavına girme hakkını da kazanmış oldum. 

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU ETKİSİ

 muzaffer-(2).jpg Yıl 1969 İstanbul’a gittim. Akademi sınavına girdim. Binlerce kişi bu sınava girdi, sadece 17 kişi alınacak. Bunu duyunca umutsuzluğa kapıldım ama sonuçta sınavı kazandım. İlk hocam Bedri Rahmi oldu. Ve Bedri Rahmi ile hayata bakışım değişti. Sonrasında akademideki diğer hocalar ne diyor? Merakıyla atölye değiştirmeye başladım. Akademi tarihinde en fazla atölye değiştiren kişi benim. Burada altını çizerek söylemek istiyorum, hiçbir hocamla en ufak bir sorun yaşamadan atölye değiştirdim. Ve ben aynı zamanda ilkokul öğretmenliği yapıyordum. Sabahtan öğlene kadar akademi, öğleden sonra da ilkokul öğretmenliğini sürdürdüm. O yıllarda sanatın adı konmamış ulu bir okyanus olduğunun farkına vardım. 

ANADOLU MABEDİM OLDU

 muzaffer-(5).jpg Her kuş kendi soyuna göre öter her kuş kendi kanatları kadar uçar… Bu anlayışla benim mabedim Anadolu oldu. Burada Bedri Rahmi’nin dünya görüşü, Anadolu aydınlanma düşüncesinin dört bireyinden biri olmanın etkisi çok büyüktür. Ve sanatçı olmanın bir okul bitirmekle olmadığını da gördüm. Bu adı konmamış ulu okyanusta bıkmadan, teslim olmadan, biat etmeden, eğilmeden, el pençe durmadan kendine ait birikimlerinin kendi kültür teknende hamurunu yoğurarak yoluna devam etmenin kaçınılmaz olduğunu da yaşadım. Ve araştırmalarımdan şunu biliyorum; Anadolu binlerce yıllık uygarlıkların merkezi. Bu binlerce yıllık uygarlıkların enerjisinin bu topraklara sindiğini suyuna intikal ettiğini doğasıyla iç içe olduğunu ağacında ve yaprağındaki titreşimden bu enerjinin varlığını hep gördüm. Görmenin ötesinde bunları irdelemenin de sorumluluk olduğunun farkına vardım. 

RESİM SANATINDA TRABZON GERÇEĞİ

   Resim sanatının çok zor bir yaratı sanatı olduğunu içine girdikçe anladım. Şöyle ki; kendine yabancılaşmadan, kendi değerlerinin bilincinde olmayı seni var eden değerlerle yüzleşip o değerlerin birikim ve enerjisiyle yola çıkmayı ve sana ait her şeyin sana en yakın ve en anlamlı olduğunu bilmeyi yaşamak gerekiyor. Bir ressam dostumuz Yusuf Katipoğlu’nu bu dünyadan uğurladık. Yusuf bu toprağın prototip, özgün şahsiyetlerinden biriydi. Kendi kozasını kendi örmüştür. Burada şunu söylemek istiyorum; has bir Trabzonluyum demiştim ya, 780 bin kilometrelik Anadolu coğrafyasında plastik sanatçıların yüzde 60’ının Karadeniz şeridinden bunun da yüzde 98’inin Trabzonlu olduğunu biliyorum. Trabzon gerçeğini Türk resim sanatından çektiğinizde, bir çuval gibi yere çöker, yıkılır. Derin kültürü olan bu coğrafyanın çok önemli şahsiyetleri, Türk resim sanatına önce pencere açtı sonra kapılar açtı sonra bu kapılar çoğaldı. Buradan Bedri Rahmi Eyüboğlu’na, Orhan Peker’e Burhan Uygur’a ve daha nicelerine saygılarımı gönderiyorum. 

GÖNÜL İSTER Kİ;

  Bu yoğunluğu yaşayan coğrafyanın uluslararasına açılan kapılar olan bir, birkaç müzesi olsa. Ve gönül ister ki; bu şehrin bir Bedri Rahmi müzesi, bu müzeye açılan Bedri Rahmi caddeleri olsa. Ve gönül ister ki, bu şehirde o kadar çoğuz ki bunların yapıtlarının sergilendiği bir ana merkez olsa. Ve gönül ister ki, gelecek kuşakların Cumhuriyetin nimetleriyle yoğrulu var oluş nedenlerimizi anlatan, sahneye koyan, filmi yapılan, oyunlaştırılan, masallara, hikayelere konu olan birer fedai olduklarını bilsinler. Tüm bu zenginliklerin ve bu yaratıların olduğu yerde, Trabzon’da olağanüstü bir geriye gidiş olduğunu görmekten büyük üzüntü duyuyorum. Köyümden, Boztepe’den gelirken çocukluğumun geçtiği o coğrafyanın nasıl tarumar edildiğini bir beton cehennemine nasıl çevrildiğini, kuşların bile oraları terk ettiğini, bıldırcınların artık oralara konmadığını görüyorum. Tüm bu ters yapılanmanın duygusallıklarımız da kemirdiğinin farkındayım. 

UMARIM ÖLMEDEN GÖRÜRÜM

   Şimdi bana ne soracaksınız? Biz kimiz? Biz neyiz? Yusuf (Katipoğlu) bana dedi, ‘sen kimsun ula, sen nesun?’ sonra döndü kendine, ‘Ben neyim? Ben kimim?’ dedi. Bunu söyleyen 78 yaşında hayatına elveda diyen bir sanatçı. Farkında olmak! Farkında olduklarını saymak, sevmek, korumak, çoğaltmak… Ben yüzümü Anadolu’ya döndüm. Aradığım her şeyi Anadolu’da buldum; rengi, kompozisyonu, ahengi, deneyi, armoniyi, titreşimi, heyecanı…  Şimdi bir Anadolu Selçukluyu, Urartu’yu, Eti’yi, Bizans’ı, Roma’yı yok sayabilir misin? Bunların hepsinin yaşanmışlıklarına ait izleri bizi şekillendirir, bunu bilelim.  Sanatçı bir arıdır, binlerce çiçekten alır, koklar sonra onu özümseyerek balını yapar. Yani bir arı yumurta yumurtlamaz. Nereye konacağını bilerek, çiçekleri seçerek bal yapar. Sanatçı da arı gibidir. Bu ülkenin en zengin sanat merkezlerinden bir metropoller dışında Trabzon’dur. Bu nedenle ben has bir Trabzonluyum diyorum. Umarım bu dünyadan göçmeden görürüm, bu şehre bir müze yapsınlar. Size söz veriyorum en önemli eserlerimi bağışlayacağım. Ve yemin ederim bir kuruş talep etmeyeceğim. Altına ismimi yazmasalar da olur.

UNUTULMAZ BİR ANI…

  muze-ev-(2)-001.jpgAkademide öğrenciyim, Bedri Rahmi’ye bir soru sordum. Hocam, özgünlük nedir? Özgünlüğü nasıl tanımlarız? Nasıl anlarız? Bu soru bir ders konusu oldu. 
Şöyle başladı; reisler, zor ve belalı bir işi seçtiniz. Bu mangal kadar yürekleriniz var demektir. Hoş geldiniz. İçinizden üç kişi çıkarsa bu bizi mutlu edecektir. Hadi kolay gelsin. 
Ve devam etti; reisler, sarımsak yiyorsanız sarımsak kokarsınız. Sarımsak yiyip lavanta kokuyorum demenin anlamı ve adabı yoktur. Bu önce kendinizi sonra size inananları sonra zamanı kandırmak olur. Her birey kendi teknesinde kendi hamurunu yoğurur. Bu hamurdan yaptığınız her şey, siz kokmalısınız. Yaşadığınız coğrafya kokmalı. İşte özgünlük budur. Yani neysen, ne alıyorsan, ne yaşıyorsan onu özümseyerek ortaya koymaktır. Bütün bunları yaşarken veya yaparken dünya ile asla ilişkini kesmeden, olup bitenleri gözlemleyerek kendi terkindekilerle sunum yapacaksın. Ve şunu diyeceksin; ey insanlık ailesi, buyurun ben memleketimden size dokular, kokular, renkler, armoniler, biçimler getirdim. Bu insanlık ailesine bir sunumdur. Orada zamanın hassas ve namuslu kantarı hiçbir şeyi yanlış tartmaz. Sanatın namus kantarı ne isen onun hakkını verir. O kantardan karşına çıkan sen olursun. Ne isen o olursun. 

********************

MÜZE EV
 Ressam Muzaffer Akyol, Asmalımescit’teki 16 yıllık atölyesini müze-eve dönüştürdü. Kimi zaman sabahlara kadar resim yaptığı, kimi zaman dost sohbetlerinde ülke meselelerinin tartışıldığı bu beş katlı evde artık Muzaffer Akyol’un 50 yıllık sanat yaşamını yakından görmek mümkün olacak. Üstelik sadece eserlerini değil, okuduğu kitapları, gözü gibi baktığı antikaları, dinlediği müzikleri de keşfedeceksiniz.

 

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
SON DAKİKA